Karagöz tasvirleri, özel olarak tabaklanmış “ham deri” tabir edilen derilerden üretilir. Bu deriler: dana, deve, manda, eşek derisi olabilir. Eşek derisi çok daha beyaz olmakla, iyi tasvirler için özel bir deridir. Deve derisi, kıl köklerinin kalınlığı ve “derma” denilen deri tabakasındaki kollajen liflerin kalınlığı nedeniyle daha esmer olsa da, sertliği iyi koruyan ve ısı farkından deforme olmayan tasvirler verdiği için kendine göre avantajları vardır. Ancak, sığır-dana derisinin “derma tabakası daha ince, ama sık kollajen lifler içerdiğinden deve derisine göre daha rahat işlendiği için, üstelik daha saydam olduğu için ayrı avantajlara sahiptir. Deve derisinin kalın kollajen lifleri, işlemede pürüzlere, liflenmelere yol açtığı için deve derisi daha dikkatli bir çalışma gerektirir.

Deriler günümüzde tabaklanırken, son aşamada kireç gidermede hidroklorik asit kullanıldığından, derinin iki yüzeyinde erittiği protein, elastin ve kollajenden oluşan kuru bir jel tabakası içerir. Bu, derinin hava almasını engellediğinden, deriyi hayvanın üzerindeki eğimli şekilde kalmaya zorladığı gibi, derinin boya tutmasını zorlaştırır. Bu nedenle, cam yardımıyla bu kalıntılar kazınır.

Temizlenen deriye, kağıt üzerindeki çizim kalıplarından ana hatlar aktarılır. Tasvirin hatlarının belirgin olması ve bunun için arkadan gelen ışıktan yararlanmak amacıyla; tasvirin hatları “nevregan” ya da “nevrekan” denen, bu iş için özel bıçaklarla ıhlamur kütük üzerinde oyularak işlenir. Arkadan kabaran deri parçacıkları bıçak yardımıyla temizlenir. Bazı sanatkarlar 19. yy. sonlarından itibaren, ısıl işlemle yakarak bu işlemin aynısını gerçekleştirmeye başlamışlardır. Günümüzde elektrokoterler ile aynısı gerçekleştirilmektedir. Fakat bu işlem deriyi denatüre ve karbonize ettiğinden, işlemelerin etrafı saf karbon (kömür) haline gelir. Bu nedenle tasvirler son derece kırılgan olup, bir yüzyıl sonrasına kalma ümitleri olmamaktadır. Anlaşıldığı üzere; yakma tekniği ile yapılan bu işlemle, deri elastisitesini sonsuza kadar kaybetmektedir. Bu usulle tasvir yapan sanatçıların tasvirlerinin bir zaman sonrasında parçalandığı gözlemlenmektedir. Kendileri, “derinin çürük olduğunu, bu nedenle tasvirin parçalandığını” öne sürseler de asıl sorun; ısıl işlem nedeniyle derideki işlemelerin çevresinin 3 µm’lik bir bölümünün kömürleşmesidir.

Daha sonra zımparalanıp son pürüzleri de giderilen deri renkli transparan (saydam) boyalarla boyanır. Tasvir hatlarındaki işlemeler, fırça yardımıyla siyah boya ile kontürlenir. Barsak kiriş, katgüt, naylon ip vs. malzeme ile hareketli parçalar birbirine bağlanır. Oynatım çubuğunu dik şekilde gireceği deliğe “pul” diye tabir edilen deri parçası dikilir. Oyunda iki tarafa dönmesi gereken tasvirler için “fırdöndü” diye tabir edilen küçük deri aparat, kenarından eklenir. En son, boyaların korunması ve perdede kayganlığının artırılarak sürtünme direncinin azaltılması için “gomalak” cilası tatbik edilir. Eskiden, deriler kireç giderilmeden tasvircilere sunulduğu için, kazınarak daha zor saydamlaştırıldıklarından, tasvirlerin üzerine zeytinyağı tatbik edilirdi. Deri tarafından emilen yağ saydamlığı artırmakla beraber, boyaların kalıcılığını bozduğu gibi, deriyi mumlaştırarak mekanik etkilere karşı hassas hale getirmektedir. Oysa ki; deri tabaklamanın en önemli esaslarından birini, deri içindeki yağların arındırılması oluşturur. “Samalama” denilen yöntem, deriyi yağdan arındırmak için yapılan en özel ve en meşakkatli tabaklama aşamasıdır. Yağ içeren deri, bakteri ve mantar enfeksiyonlarına her zaman açık olup, üzerine tatbik edilen boyayı reddeder. Dolayısıyla zeytinyağı sürülen tasvirler, bu kadar meşakkatle yapılan tabaklamadaki amacın tersine olarak, deriyi mikrobiyolojik bir cennete çevirir, yumuşatır ve de boyaların dışarıya atılmasını sağlar.

Günümüzde, deri kukla yapımcıları, sanayi boyaları kullanmaktadır. Tabi sanayi boyalarının olmadığı dönemlerde doğal boyalar kullanılmıştır. Ancak, bu eskiden tezhip ve minyatürcülerin de kullandığı toprak (anorganik) bazlı mürekkeplerdir. Bugün formülleri elimizde yoktur. Bunların yanı sıra muhtemeldir ki bazı bitkisel ve hayvansal boyalar da kullanılmıştır. Ama, doğal bitkisel boyaların çoğunun, bugün bilinen formülleri ancak yün, pamuk gibi elyaflara tatbik edilebilir. Çünkü, bu boyalar, “mordan” denilen (şap gibi) bir çok aracı maddeyle elyafa bağlanırlar. Yani mordan elyafla boyar maddeyi bağlayan bir ara moleküldür. Elyafın boyayı alması için mordanlarla kaynatılması gerekir. Oysa kuklalarda böyle bir işlem yapılamaz. Pek az doğal boyar madde deriyi doğrudan boyayabilmekte ve bugün de bazı sanatçılar tarafından kullanılmaktadır. Bu çabanın yersiz olduğu kanaatindeyiz. Örneklemek gerekirse, kırmızıyı veren “yabani bamya çiçeği” Hibiscus Sabdariffa” ile, sarı için sık kullanıldığı iddia edilen safran ve zerdeçalın ışık haslık derecesi çok düşük olduğundan, ciddi kaynaklarda kullanılamaz olarak kaydedilir (her türlü cisim için). Işık haslık derecesi, boyanın solmaya karşı direncini tarif eder. “3” ışık haslığında boya , yaz güneşi altında bir haftada ciddi derecede, az ışığa maruz kalmada seneler içinde tama yakın solmayı tarif eder. 5, 6 ve 7 derecelerdeki boyalar kalıcıdır. Oysa bazı sanatçıların kullandığı bu saydığımız boyaların haslık derecesi 1- 2 arasındadır (Eyüboğlu; Yaraş; Okaygün: Doğal Boyalarla Yün Boyama, 1983) (Böhmer: Koekboya,2002)… Üstelik, kaynatılan bitkilerin yapısal destek doku elemanları, bir jel tabakası oluşturarak, daha küçük boyutlu pigment (boyar madde) moleküllerini hapsederek, derinin derinlerine nüfuzunu engeller. Oysa sanayi boyaları, mikromoleküler yapılarıyla derinin dış katmanlarına nüfuz eder ve özel formüllerle ışığa çok daha dayanıklı hale getirilmişlerdir. Dünyada “Türk kırmızısı” diye bilinen “kökboya kırmızısı”nın asıl pigment maddesi (alizarin) insan eliyle 1868 yılında üretilmiştir. Alizarinin, mikromolekül olup, uygulanan her türlü organik zeminin belli bir derinliğine nüfuz ettiği bilinmektedir. Bu saf pigmentin (boyar madde), doğal kökboyadaki sayısız bitkisel cürufu içermediği açıktır ve jel tabakası teşkil etmeden satıha yayılır. Böyle bir madde varken, Türk gölge kuklalarında en yüksek oranı taşıyan kırmızı rengi, ışık haslığı derecesi 1 ve 3 arasında olan bitkisel boyalarla elde etmeye çalışmanın anlamı düşündürücüdür. Alizarinin ışık haslığı 7’dir (bilinen en yüksek ışık haslığı derecesi). Alizarin saf halde deriye tutunabilirken, kökboya içerisindeki alizarin mordansız deriye tutunamaz. Bu da doğal alizarin yerine yapay yolla elde edilmiş olanın üsünlüğünü açıkça gösterir. Özetle eski tasvirlerin boyalarına ait verilere henüz ulaşılamamıştır…